Pir Sultan Abdal veya Pir Silvanus
Pir Sultan Abdal veya Pir Silvanus
-Pir Sultan Abdal’ın tarihi kimliğin şimdiye kadar bilinenden çok farklı olduğunu öne sürdünüz ve büyük bir tartışma başlattınız.Alevileri adeta sarsıntıya uğrattınız.Pir Sultan Abdal’ın gerçek kimliğini masaya yatırmadan önce şunu sormak istiyorum; Pir Sultan Abdal adı Aleviler için nasıl bir anlam ifade ediyor.
Pir Sultan Abdal bu topraklarda binlerce yıldan bu yana süregelen bir mazlum direnişin adıdır.O,Balkanlar’dan Hazar Denizi kıyılarına kadar olan geniş bir coğrafyada, binlerce yıldan bu yana çaresiz kalmış, çıkış bulamamış, yollarda yalnız, ıssızlarda takatsiz kalmış tüm insanların sığındığı, moral, destek ve güç bulduğu bir semboldür.
Pir Sultan Abdal bu toprakların hiç bitmeyen ve sonu gelmeyecek sevdasının adıdır.
O,Alevi yoluna önderlik etmiş, ocak kurmuş ulu bir Alevi mürşididir. idi. Pir Sultan Abdal,
tüm Alevi ozanlarının asıl ustası ve piridir.
Pir Sultan Abdal, erkânına, yeminine, dostuna ve davasına sonuna kadar bağlı kalmış,asla pes etmemiş, hiç yılgınlık göstermemiş bir yol ulusu, bir yüce Alevi bilgesidir.O bir efsanedir. Onun efsanesinin dolaşmadığı yer yoktur.. Makedonya’da, Deliorman’da, Ege kıyılarında, Akdeniz adalarında, Toroslar’da, Sivas, Malatya, Erzincan, Maraş ve Kars illerinde, İran’da ve Azerbaycan’da ve daha nice yerlerde bin yıldır kuşaktan kuşağa onun hikâyesi anlatılır.Bu coğrafyada onun adını duymayan yoktur. Bu ülkenin insanları onu bilgeliğin, onurlu ve ödünsüz olmanın, inandığı dava için serinden vazgeçebilmenin timsali sayarlar. Bu topraklarda, Pir Sultan Abdal’a duyulan sevgide ve saygıda hudut yoktur
-Alevilerin gönlünde böylesine taht kurmuş Pir Sultan Abdal kimdir, peki ?
Bu sorunuzu cevaplarken,söze Pir Sultan Abdalın kim olmadığı ile başlamak istiyorum
Şu ana kadar herkesin bildiği,duyduğu odur ki; Pir Sultan Abdal on altıncı yüzyılda Sivas’ta doğdu ve yaşadığı yüzyılda ortaya çıkan bir Safevi yanlısı bir Alevi isyanına önderlik etti ve isyanı bastırmak üzere devrin Osmanlı padişahı tarafından İstanbul’dan bölgeye gönderilen Osmanlı valisi Hızır Paşa tarafından on altıncı yüzyılın sonlarına doğru asıldı.Yine bildiğimiz odur ki; Hızır Paşa Pir Sultan Abdal’ı dar ağacına göndermeden önce ona yolundan dönmesi, bağlı olduğu ‘şah’ tan vazgeçmesi koşulu ile canını bağışlamayı teklif etti.Pir Sultan Abdal ödün vermedi,inandığı dava uğruna canından vazgeçerek tereddüt etmeden dar ağacına doğru yürüdü.Öfkelenen Hızır Paşa da meydanda toplanan kalabalığa onu taşlamalarını emretti,taş atmayanları da öldürmekle tehdit etti.Ona ilk taşı atan en sevdiği müridi oldu.
Bu ihanet üzerine Pir Sultan Abdal taş yağmurunun altında şu dizeleri söyledi;
Şu kanlı zalimin ettiği işler
Garip bülbül gibi zareler beni
Yağmur gibi yağar başıma taşlar
Dostun bir fiskesi pareler beni
…
Pir Sultan Abdal’ım can göğe ağmaz
Hakk’tan emr’olmazsa ırahmet yağmaz
Şu ellerin taşı hiç bana değmez
Dostun bir fiskesi yaralar beni
Her efsane önemle irdelenmesi gereken bir tarih yazınıdır.Efsaneler toplumsal hafızanın bir parçasını, kimi zaman da bütününü oluştururlar.Efsanelerin dili masalsıdır. Efsanelerin anlatımındaki lirik üslup gerçeklerin halkın ortak belleğinde kolayca yer etmesine katkı sağlar..Pir Sultan Abdal efsanesi de masalsı bir anlatımın içine gizlenmiş gerçek bir tarih yazınıdır.Pir Sultan Abdal efsanesi de, her söylence gibi gerçekten yaşanmış olaylar üzerine inşa edilmiştir.
Efsane bir bakıma,masalsı bir anlatım ile gerçeklerin uyumlu birlikteliğidir. Efsane içinde masalsı anlatımın nerede bittiğini, gerçeğin hangi katmanda başladığını seçebilmek çok zordur.Bu ayırımın yapılabilmesi için ciddi bir çalışmaya ihtiyaç vardır.
Pir Sultan Abdal hakkında şimdiye kadar,kırka yakın kitap ve dört yüzden fazla makale yayınlandı.Ne üzücüdür ki; Bu metinler içinde Pir Sultan Abdal’ı doğru zaman ve gerçek tarafları ile ele alıp inceleyen tek bir çalışmaya rastlanılmaz.Bilinen,çok tekrarlanan kuşku duyulmadan inanılan ve tekrar, tekrar yazılan Pir Sultan Abdal’ın on altıncı yüzyılda Osmanlı ülkesinde yaşadığıdır.
Bu tarih dizininin nasıl yapıldığına akıl erdirebilmek mümkün değildir. Çünkü çok gelişmiş,hemen hemen her detayın kayıt altına alındığı köklü bir arşivleme geleneğine sahip olan Osmanlı İmparatorluğundan günümüze ulaşan gerek başkent İstanbul’da gerek eyalet merkezlerinde korunmuş taşra sandıklarında kayıtlı yüz elli milyon yazılı belge içinde Pir Sultan Abdal’dan yada onun önderlik ettiği söylenen Alevi başkaldırısından söz eden herhangi bir belge bugüne kadar ortaya çıkmamıştır.. Osmanlı İmparatorluğunun arşiv kayıtlarında imparatorluk tarihi boyunca ortaya çıkan Alevi başkaldırılarına müdahale eden Osmanlı kuvvetlerinin yönetici kadrolarında yada komuta kademelerinde Hızır Paşa adında bir görevliye de rastlanmıyor.
Sadece Osmanlı arşivleri değil On altıncı ,on yedinci ve on sekizinci yüzyılda yaşamış ünlü Osmanlı tarihçileri Hoca Sadettin Efendi, Gelibolulu Mustafa, Cenabi, Koçi Bey, İbrahim Peçevi ve diğerleri de Pir Sultan Abdal’dan hiç bahsetmiyorlar.Pir Sultan Abdal’dan bahsetmedikleri gibi efsanenin kötü adamı Hızır Paşa’nın adı da hiçbir yerde yok.
Bin altı yüzlü yılların başında efsanenin yaşandığı coğrafyayı gezen Evliya Çelebi’nin kaleme aldığı ünlü seyahatnamesinde de Pir Sultan Abdal yada Hızır Paşa adı geçmiyor.
Bunun yanında Osmanlı arşivlerinde Pir Sultan Abdal önderlik ettiği söylenen başkaldırının dışında ki tüm isyanların ayrıntılı kayıtları var.
Şeyh Bedrettin isyanı 1419 oldu tüm detaylarını Osmanlı arşivlerinde ve Osmanlı tarihçilerinin metinlerinde bulmak mümkün.
Şahkulu Baba Başkaldırısı 1511 de Nur Ali Hanife Başkaldırısı 1512 de Bozoklu Şah Celal Başkaldırısı 1518 de, Şah Veli Başkaldırısı 1519 da, Baba Zünnün Başkaldırısı 1526 da, Zünnünoğlu Halil Başkaldırısı 1527, Kalender Çelebi Başkaldırısı 1527 meydana geldi ve bunların tamamının Osmanlı’da kaydı var.Bir tek kaydı olmayan Pir Sultan Abdal isyanı.
Daha da eskiye gidelim 1240 yılında Selçuklunun son zamanlarında ortaya çıkan ‘Büyük Babai Ayaklanması’ da dönemin tarihçileri tarafından kayda geçirilmiş.Büyük Babai ayaklanması Pir Sultan Abdal’ın önderlik ettiği öne sürülen izine rastlanılamayan olaydan üç yüz elli yıl evvel ortaya çıkmıştır.
Bu son derece açık ve anlaşılır delil yetersizliğine rağmen Pir Sultan Abdal’ı kendi çağından koparıp on altıncı yüzyıla taşıyan bu temelsiz ve desteksiz söylemin sorgulaması bugüne kadar hiç yapılmamıştır. Pir Sultan Abdal Efsanesi’ne ilişkin bu ana kadar metinler üzerinde sürdürülen tartışmalar, üçüncü dereceden kahramanlar önemsiz olaylar ve gereksiz detaylar üzerinden sürdürülmüştür. Onun hakkında yazanlar, yazdıkları metinlere Osmanlı “mühümme defterleri”nden birkaç yaprak eklemeyi hiç ihmal etmediler.Bu onların yazdıklarına akademik bir hava kazandırıp,ortaya çıkan metinlere de zahmetli bir araştırmanın sonucuymuş görüntüsü verdi.
Hangi yalan daha doğru kavgaları içinde Alevilerin efsaneleşmiş tarihi, aslından uzaklara bambaşka bir dünyaya taşındı.Yazılanlar doğru değildi. Gerçek yazılanların ve anlatılanların çok dışındaydı.
Kısaca ifade etmem gerekirse; Pir Sultan Abdal olarak bugüne değin bize anlatılan on altıncı yüzyıl portresi tamamen sanaldır. Bildiğimiz Pir Sultan Abdal gerçek Pir Sultan Abdal değildir.
Pir Sultan Abdal on altıncı yüzyılda yaşanmış bir Alevi başkaldırısının kayıtlara geçmeyecek kadar önemsiz katılımcısı olsa, sonsuza kadar dilden dile dolaşacak bir destan kahramanı olarak halkın ortak belleğinde vazgeçilmez bir yere sahip olabilir miydi?.
Hızır Paşa, Anadolu halkının yüzlerce yıl sürecek başkaldırısına önderlik etmiş unutulmaz bir direnişçiyi ortadan kaldırmış, Osmanlıyı tehdit eden mutlak bir tehlikeyi savuşturmuş bir Osmanlı kahramanı olmuş olsaydı, Osmanlı kayıtlarında bir yerde adı bu direnişle veya direnişin kahramanı ile birlikte anılmaz mıydı ?
-Gerçek Pir Sultan Abdal kimdi, hangi tarihte yaşadı ?
Şimdi tekrar dokuzuncu yüzyıla Divriği’ye gidelim.Chrysocher yada Battal Gazi Merdivenköy’de Büyük bir Bizans ordusunu yenmiş pek çok Bizans asilzadesini esir alarak Divriği’ye dönmüştür.İşte bu savaşın sonunda Bizans imparatoru savaş esirlerini kurtarmak ve bir barış anlaşması önermek üzere sağlamak Divriği’ye bir elçi gönderir.Sicilyalı Peter adındaki elçi Divriği’de bir süre kalıp görüşmelerde bulunur.Sicilyalı Peter, İstanbul’a dönüşünde izlenimlerini bir rapor halinde ilgililere sunar.
Sicilya’lı Peter’in raporunda yedinci yüzyılda yaşamış Battal Gazi ve yandaşlarının büyük saygı besledikleri Silvanus adında bir mürşitten ve bu mürşitin hüzünlü hikayesinden söz eder. Alevi sözlü geleneği içindeki Pir Sultan Abdal Efsanesi’nde geçen olaylar ile Silvanus’un öyküsündeki olaylar karşılaştırıldığında; Olaylar, olayların oluş sıraları ve sebeplerinin aynı olduğu ve aynı coğrafyada yaşandığı görülür. Biri sözlü diğeri yazılı olan bu iki anlatım içinde ki kahramanların tanımları da aynıdır.
Yedinci yüzyıl İstanbul’unda Bizans’ın imparatorluk makamında oturan IV. Konstantin’in (668-685) Orta Anadolu’da ortaya çıkan Hıristiyanlık karşıtı bir isyanı bastırmak için geniş yetkilerle donattığı bir görevliyi Sivas’a gönderir.Sivas’a giden İmpartorluk görevlisi önce Silvanus’u ikna ederek yolundan döndürmeye çalışır.Silvanus tavrından ve davasından ödün vermez.Bunun üzerine Bizans görevlisi önceden meydana topladığı aralarında Silvanus’un müritlerinin de bulunduğu kalabalığa Silvanus’u taşlamalarını emreder.Silvanus’un müritleri bir kişi hariç pirlerini taşa tutmaktansa ölmeyi tercih ederler.Silvanus’a ilk taşı öğrencisi ve evlatlığı Justus atar.
Silvanus adlı mürşitin izlerine Ortodoks Hıristiyan kilisesinin onu nefretle lanetleyen vaazlarında da rastlıyoruz.
Birbirini aynı iki olayın dokuz yüzyıl ara ile aynı coğrafyada yaşanmış olma ihtimali yoktur.Alevi sözlü geleneği içinde anlatılan Pir Sultan Abdal efsanesi ile Sicilyalı Peter’in naklettiği Silvanus’un yaşamı ayrı ayrı olaylar değil, tek bir olayın farklı kaynaklardaki ifadeleridir..
Burada cevap aranması gereken soru şudur.Pir Sultan Abdal destanının ortaya çıkmasına sebep olan olaylar ne zaman yaşandı? Yedinci yüzyılda mı yoksa günümüz araştırmacı, tarihçilerinin iddia ettikleri gibi on altıncı yüzyıl sonlarında mı? Sicilyalı Peter’in Divriği ziyareti sırasında, geleceğe yolculuk yaparak asırlar sonra Osmanlı İmparatorluk döneminde yaşanacak olaylara şahitlik edip sonra da bu olayları Bizans tarihinin bir parçası gibi raporuna almış olması gibi aşırı zorlanmış bir hayal gücüne, -buna bilim-kurgu fantezisi de diyebiliriz- teslim olmazsak, tereddütsüz diyebiliriz ki; Pir Sultan Abdal yedinci yüzyılda yaşadı.Onun gerçek adı Silvanus’tu.
-Efsaneyi bu kadar tahrif etmek niye ve neden başka bir zaman dilimi değil de on altıncı yüzyıl ?
İttihat ve Terakki partisinin iktidarından bu yana ülkenin tüm insanlarına tek bir geçmiş,tek bir inanç ve tek bir kimlik giydirme telaşı yaşanıyor.Efsaneler bu uğurda çaba sarf edenlerin hakim olmada ve ortadan kaldırmada pek başarı sağlayamadıkları toplumsal arşivlerdirler.Ortadan kaldırılamayan toplumsal belleği tahrif etmek son yüzyılın yaygın uygulamalarından oldu.
Bu sancılı bir coğrafyanın ve acılı bir halkın kaybolmuş tarihi ortaya çıkmasın istiyorlar.Alevi tarihine giden yolların tamamen kapanmasını,izlerin bütünü ile kaybolmasını istiyorlar.Herkes kendi gömleğini Alevilerin üzerine giydirmeye çalışıyor.Tahrifatın efsanelere kadar uzanmasının sebebi budur.
Bu olayın neden başka bir zaman dilimi ne değil de on altıncı taşındığına gelince; Efsanede İstanbul’dan gelen vali,darağacının karşısında Pir Sultan Abdal’a döner ve ‘Bana içinde Şah’ın adının anılmadığı üç nefes söyle seni affedeyim’ der. Bunun üzerine Pir Sultan Abdal bağlamasını eline alır ve üç nefes söyler.Ne var ki nefeslerin üçü de ‘Şah’ üzerinedir.Pir Sultan Abdal çok sevdiği ‘Şah’ından vazgeçmektense ölmeyi tercih eder ve dar ağacını boylar.
Alevi terminolojisinde Şah, ‘Hakk’ demektir
Pir Sultan Abdal yaşadığı çağdan koparılıp ,başka bir zamana taşınırken ‘Şah’ sözcüğü üzerinden bir kılıf hazırlandı. Pir Sultan Abdal’ın uğruna ölümü göze aldığı “Şah” bir İran hükümdarı olduğu kesin bir doğru olarak kabul edildi.Bu konu tartışılmaya da açık bile değildi.
Tartışma bu Şah’ın hangi İran Şahı olduğu üzerine sürdürüldü. Pek çok araştırmacı Pir Sultan Abdal’ın sonu gelmez vefa ile bağlı olduğu Şah’ın İran Safevi Hükümdarı Şah İsmail olduğunu öne sürdü. Kimileri de Şah İsmail’in oğlu Şah Tahmasp’ta karar kıldılar. Pir Sultan Abdal‘ın Şah tutkusunu kendisine İran Şahı süsü veren “düzmece bir şaha” bağlayanlar bile oldu.
Şah sevgisini ve Şah inancını dizelerine yansıtmamış hiçbir Alevi âşık-ı sadığı yoktur.Bakın ben size Yunus Emre’den bir nefes okuyayım.
Işığın ezeli Şahım, yoklukta komuş varı
Bu remzi duyan âşık yokluğu şikâr etsin
Gerçek sana kul olan gönlünü sana veren
Kendinde seni bulan kancaru sefer etsin
Bu yolda muhkem durduk netsin boynunu vurduk
Sen Şah’a gönül verdik, düşman ne zafer etsin.
Hiçbir araştırmacının aklına Alevi erkânındaki Şah inancını incelemek gelmedi, kimse Yunus Emre’nin ve diğer Alevi âşıklarının nefeslerine şöyle bir göz gezdirmedi. ‘Şah’ tutkusu ile yanıp kavrulan Yunus Emre’nin yaşadığı on üçüncü yüzyılda İran, İlhanlıların yönetimindeydi. Ortalıkta ne Safevi Devleti vardı ne de kendisine şah unvanı verilen Safevi hükümdarları.
Efsanedeki geçen ‘Şah’ figürü üzerinde yaratılan bilinçli odak kayması ile Pir Sultan Abdal sıradan bir Safevi propagandacısı haline getirilerek gözden düşürülürdü. Pir Sultan Abdal’ın tutkuyla bağlandığı Şah’ın bir İran Safevi Şah’ı olduğu ileri sürüldü.Bu senaryonun güdümünde Pir Sultan efsanesi kendiliğinden on altıncı yüzyıla taşınmış oldu.Safevi hükümranlığın saltanat sürdüğü aynı zamanda Osmanlı-Safevi savaşlarının yoğun olduğu başka bir zaman dilimi de yoktu.
Pir Sultan Abdal Efsanesi’nin on altıncı yüzyılda yaşandığına ilişkin öne sürülen tüm iddialar ilk bakışta bizlere şaka gibi gelen bu garip ve komik kabul üzerine inşa edilmiştir.
-Osmanlı arşivlerinde, Pir Sultan Abdal efsanesinin sizin deyiminizle kötü adamı ‘Hızır Paşa’ ile ilgili bir belge de yok mu ?
Osmanlı arşivlerinde ve döneme tanıklık etmiş ünlü Osmanlı tarihçi ve gezginlerinden geriye kalan metinlerde Pir Sultan Abdal adına rastlanılmaması, Pir Sultan Abdal’ın öncülük ettiği o ünlü Alevi isyana dair en küçük bir izin dahi bulunamaması, Pir Sultan Abdal araştırmacılarını kendisi kanıt sayılamayacak, ancak asıl delili güçlendirebilecek ikinci ve üçüncü dereceden kanıt sayılabilecek deliller aramaya yöneltti.Bu cümleden olarak, kötü adam Hızır Paşa’nın peşine düşüldü.Osmanlı tarihindeki tüm Hızır Paşaların izleri sürülmeye başlanıldı.
Elde hiçbir kanıt ve bulgu olmadan, ortaya bir tez atılmıştı ve bu düzmece bir tezin altı doldurulmaya çalışıldı.. Osmanlı arşivleri içinde aradıkları yerde –Sivas- ve zamanda -on altıncı yüzyıl- bir Hızır Paşa’nın varlığı tespit edilebilse bile bu bulgunun ortaya atılan tezin ispatında birinci dereceden delil olamayacağı, Pir Sultan Abdal ve onun önderlik ettiği öne sürülen Alevi isyanı ile ilişkisi tespit edilmemiş bir Hızır Paşa’nın on altıncı yüzyılda Sivas’ta yaşamış olmasının Pir Sultan Abdal’ın da o yüzyılda Sivas’ta yaşadığına kanıt olamayacağı bilinmezden gelindi.
Asıl özne olan Pir Sultan Abdal ve asıl olay;Pir Sultan Abdal’ın önderlik ettiği Alevi isyanı ve Pir Sultan Abdal’ın katledilmesi, bir kenara bırakılarak, tek başına on altıncı yüzyılda Sivas’ta valilik etmiş bir Hızır Paşa’nın izi arandı arandı.
Kaldı ki Pir Sultan Abdal Efsanesi’nde İstanbul’dan gönderilen ve Pir’i katleden görevlinin adının Hızır olduğu konusunda da bir açıklık da yoktur. Kimi nefeslerde ve menakıplarda aynı kişi için Hıdır, Hınzır ya da Zalim Paşa adları ile de anılır.
Temelsiz kurguları doğrulayacak bir belgeye Osmanlı arşivlerinde ulaşılamadı.
On altıncı yüzyılda Osmanlı ülkesinde üç Hızır Paşa yaşamıştı; Birinci Hızır Paşa’nın 1552 yılında Köstendil, 1554’te Şam, 1560’ta Bağdat Beylerbeyi olduğu ve 1567’de öldüğü belirlendi.
Deli Hızır Paşa adı ile anılan ikinci Hızır Paşa ise 1582’de Van, 1587’de Kars, 1588’de Erzurum Beylerbeyi olarak Osmanlı’ya hizmet etmiş. 1588 ve 1590 yıllarında iki kez Sivas’a Vali olmuş 1602 ve 1605’te Tuna ve Rodin mutasarrıflığı görevlerinde bulunduktan sonra 1607’de ölmüştü.
Uzun yıllar bu iki Hızır Paşa’dan hangisinin Pir Sultan Abdal’ın Hızır Paşa’sı olduğu konusunda uzun akademik (!) tartışmalar yapıldı. Birinci Hızır Paşa Sivas’ta hiç bulunmamıştı. Deli Hızır Paşa’nın Sivas’ta valilik ettiği yıllar, Safevilerin Anadolu’dan ellerini çektikleri döneme rastlıyordu, Üstelik bu yıllarda Sivas ve civarında herhangi bir Alevi başkaldırısı da arşivlerde görünmüyordu.
Uzun yıllar bu iki Hızır Paşa etrafında tartışıldıktan sonra son yıllarda bir Hızır Paşa daha bulundu. Bulunan üçüncü Hızır Paşa’nın bir iki yıl Rum Beylerbeyi olarak görev yaptığı belirlenmiş ancak bu Hızır Paşa’nın Rum Vilayeti’nde Beylerbeyi olduğu zaman dilimi, Osmanlılar ile Safevi Devleti arasında 1555 yılında imzalanan barış anlaşmasından sonraya, iki devlet arasında yaşanan sükûnet ortamına rastlıyor. Bu yıllarda Osmanlı İmparatorluğu’nun Anadolu’da Safevi propagandasının önünü almak gibi özel bir görevle bir Paşa’yı ataması için sebep yok.Zaten böyle bir kayıt da yok.
Saydığım bu üç Hızır Paşa’dan herhangi birinin Pir Sultan Abdal’ı yargıladığı ve mahkûm ettiğine dair elde bir belge bulunmuyor. On altıncı yüzyılda baş gösteren tüm Alevi başkaldırılarında katılımcılar arasında Pir Sultan Abdal adı geçmediği gibi, başkaldırıların karşı saflarında Hızır Paşa adında bir üst düzey yönetici de hiç olmamış.
- Alevi sözlü geleneği içinde Pir Sultan Abdal Mahlası ile söylenmiş yedi yüzden fazla nefes var.Bu nefeslerin tamamı Türkçe.Yedinci yüzyılda Anadolu’da Türkçe konuşulmuyordu. Silvanus’un da Türkçe nefesler söylemiş olması imkansız. Bunu nasıl açıklayacaksınız ?
Sicilyalı Peter, Divriği’de ki izlenimlerini aktardığı raporunda, Hıristiyan muhalifi toplulukların kutsal yazmalarından vazgeçerek, inançlarını sözlü geleneğe yaslayıp, kurumlaştırdıklarını ve bunda çok başarılı olduklarını raporunda şu cümlelerle belirtmiş:
“Silvanus’un görüşleri hâlâ aramızda yaşıyor. O, sapkın inançlarını yazıyla değil sözle aktardı, böylece sözlerinin ve yazılarının hiç değişmeden kuşaktan kuşağa aktarılmasını sağladı.”
Sicilyalı Peter’in raporunda ki bu küçük paragraf Silvanus’un bir ozan olduğunu ve Alevilikte ozanlık geleneğinin onunla başladığının ipuçlarını veriyor.
Biliyorsunuz tüm Alevi ozanları pir Sultan Abdal’ı en büyük usta olarak kabul ederler ve ‘ozanların piri’ kabul ederler.Benim de bu konuda hiç şüphem yok Pir sultan ozanların gerçek piri ve sözlü geleneği kurumlaştıran kişidir.
Bu pek çok Alevi nefesinde dile getirilir.Ben Mahmut Erdal’dan bir örnek vereyim.
Ozanların mürşidisin pirisin
Yanar şu bağrımda közün Pir Sultan
Bence sen bir evliyalar erisin
Kıblegâhtır yüzün bana Pir Sultan
Silvanus şiirlerini unutulmuş bir dilde mi söyledi, yoksa Silvanus’un nefeslerinde kullandığı dil bugün hâlâ bir yerlerde konuşuluyor mu? Elimizdeki verilerle bu sorulara şimdilik cevap bulmak pek mümkün değil.
Dil konusunda kesin olarak söyleyebileceğimiz tek şey varsa o da;, Silvanus’un şiirlerini Türk dilinde söylemediğidir. Yedinci yüzyılda Orta Anadolu’da yaşamış Pir Silvan’ın Türkçe ile karşılaşma ve tanışma olanağının olmadığıdır.
-Eğer iddia ettiğiniz gibi Pir Sultan Abdal ile Silvanus aynı kişilerse ve Silvanus Türkçe ile hiç tanışmadıysa; O halde, Anadolu asırlardır halkının dilinde söylenen sazında çalınan Pir Sultan mahlaslı nefeslerin sahibi yada sahipleri kimler, bunlar nasıl ortaya çıktılar.?
Ben de oraya gelmek istiyorum.Pek çok araştırmacı, düşünür Pir Sultan Abdal mahlaslı nefeslerin bir kişinin malı olmadığı ,bu nefeslerin halkın ortak malı olduğu konusunda hemfikirdirler.Ben de aynı düşüncedeyim, bu nefesler Anadolu halkının kolektif ürünüdürler.
Bakın Sabahattin Eyüpoğlu bu konuda ne yazmış;
“Anadolu halkının bağrında açmış bir kızıl güldür Pir Sultan. Kişiliği, özü-sözü halkla öyle içten-içe kaynaşmış ki, nerede kendisinin, nerede halkın dile geldiğini kestiremezsiniz. Halk öldürülen sevgilisini kendi soluğuyla diriltmiş, diline diller, sazına sazlar katıp yaşatmış, ölüsüne dirisinden daha güçlü, daha etkili varlık kazandırmış, sönmüş bir canı bin bir canla yeniden tutuşturmuş.”
İlhan Başgöz de aynı düşüncede;
“Öyle bir yapı ki bu akım, temellerini Pir Sultan atmış, bugünkü biçimini almasına halk emek vermiş, katkıda bulunmuş. Pir Sultan hem yaratmış, hem halkın diliyle yeniden kurulmuş. Öyle ki; ‘halk mı Pir Sultan’ın dilinden konuşuyor, Pir Sultan mı halkın dilinden’ ayıramaz olmuşuz…Pir Sultan’ın bize kadar gelmiş şiirlerinden hiçbiri eksiksiz-artıksız onun dilinden ve telinden çıkmış değildir. Günümüze bunlar, halkımızın dilinde ve telinde evrile-çevrile, eksile-artıla, bozula-düzele ulaşmışlardır.”
Değerli araştırmacı Ali Yıldırım da bu nefeslerin halkın kollektif ürünü olduğunu ifade ediyor.
“Pir Sultan Abdal araştırmacıları” bir Pir Sultan geleneği konusunda birleşirler. Pir Sultan halkın birikimi, belleği, ortak ruhudur. Onun adına söylenen deyişler, bir kollektif söylemin ürünüdür. Pir söyler, başka ozanlar söyler, halk söyler ve onun deyişleri ona atfedilen deyişler dilden dile çoğalır, dilden dile dolaşır.
Pir Sultan geleneğinde, Pir Sultan Abdallar, halkın türlü türlü ozanları, onun kimliğine, kişiliğine bürünür. Pir Sultan Abdal adında erirler.”
Mehmet Fuat’ın da düşüncesi aynı;
“Uzmanlar yazmalarda gördüklerini ya da ağızdan ağıza sürüp gelen Pir Sultan şiirlerinden hangilerinin gerçekten onun olduğunu, hangilerinin onun adına başkalarınca söylendiğini anlamakta güçlük çekiyor, çaresiz kalıyorlar.”
Azra Erhat haklı olarak “Dar ağacına giden bir adam şiir söyleyemez, şiir düşünmüş ve söylemiş olsa bile, kim ağzından bu dizeleri almış da aktarmıştır.” diye soruyor.Gerçekten de Pir Sultan Abdal mahlaslı nefesler içinde onun ağzından darağacında, taş sağanağının altında söylenmiş olanlar olduğu gibi, Pir Sultan Abdal’ın hayatta olmadığı bir zamanda söylenmiş oldukları çok belirgin olan çok sayıda nefes de vardır.
Ben size bunlardan birkaç örnek vereyim.
Şu kanlı zalimin ettiği işler
Garip bülbül gibi zareler beni
Yağmur gibi yağar başıma taşlar
İlle dostun gülü yaralar beni
...
Ben Musa’yım sen firavun
İkrarsız şeytan-ı lain
Üçüncü ölmem bu hain
Pir Sultan ölür dirilir
…
Kendir kement boğazıma takıldı
Duysun canlar deyu bizi asarlar
...
Bize de gel oldu kanlı Sivas’ta
Hızır Paşa bizi astı bulunmaz
…
Pir Sultan Abdalım çektiler dara
Düşmüşüm aşkına yanarım nara
...
Pir Sultan’ım yaratıldım kul diye
Zalim Paşa elinden mi öl diye
-Kendini gizleyerek Pir sultan adı altında nefesler yazmış,bu kolektif söylemin isimsiz katılımcılarından olmuş,kimliği meçhul kimselerden tespit edebildiklerimiz var mı?
Değerli araştırmacı İbrahim Arslanoğlu,
• Pir Sultanım Haydar
• Pir Sultan Abdal (Aruz şairi)
• Divriği’li Pir Sultan Abdal
• Abdal Pir Sultan
• Pir Sultan Abdal ve
• Pir Sultan
mahlasları ile nefesler yazmış altı farklı ozanın varlığını tespit etti ve kendilerini Pir Sultan Abdal adının ardına saklayan bu ozanların yaşam öykülerini yazdı.
Turgut Koca, Makedonya’daki Bahçe ve Cuma tekkelerinin mürşidi Serezli Pir Sultan adı ile bilinen bir Alevi mürşitinin varlığını ortaya çıkardı.Anılan Pir Sultan’ın türbesi Selanik’e bağlı Sarıgöl yöresinde Bahçe Tekkesi’nde bulunduğu yerdedir.
Ben Abdal Pir Sultan, Pir Sultan, Serezli Pir Sultan ya da Pir Sultan Abdal gibi birbirine yakın ancak farklı Pir Sultan mahlaslarının her birinin altında Pir Sultan Abdal’ın ardından nefesler söylemiş beş-on isimsiz Alevi ozanının daha olduğunu tahmin ediyorum.
-Onlarca Alevi ozanının aynı isim altında nefesler söylemeleri bir karışıklık yaratmadı mı?
Yarattı tabii.Pir Sultan Abdal’ın gerçek kimliğinin ortaya çıkması bu kadar gecikmişse çok sayıda isimsiz ozanın varlığı bu gecikmenin sebeplerinden biridir.Pir Sultan Abdal’ı yad etmek için kendi kimliklerinden geçen Alevi şairleri, onun dilinden konuşurken ister istemez şiirlerine kendi yaşadıkları çağın olaylarını ve motiflerini kattılar. İsimsiz ozanlar tarafından Pir Sultan Abdal’dan yüzlerce yıl sonra söylenmiş bu şiirler, Pir Sultan Abdal üzerine çalışan araştırmacıları bir ölçüde yanıltmış oldular.Büyük bir zaman kayması oldu.Çünkü bu nefeslerde geçen olaylar Osmanlı döneminde yaşamış isimsiz ozanların şahitlik ederek dizelerine aktardıkları olaylardı.
-Özetlemem gerekirse; Siz Pir sultan Abdal yedinci yüz yılda yaşadı, ama onun adını taşıyan nefesler sonradan halk tarafından kolektif olarak üretildi diyorsunuz ?
Evet.Pir Sultan mahlaslı nefesler bin yıllar içinde köklü bir geleneğin ve soylu bir inancın içinde kavrularak ortaya çıkmış Anadolu halkının kolektif ürünleridirler. Ustanın, Pirin, mürşidin ardından ortak bir refleksle, hep bir ağızdan yakılmış sonu gelmeyen ağıtlardır.
Türkçe’nin en büyük hazinelerinden biri olan Pir Sultan Abdal içinde Silvanus’un dilinden inmiş bir ses yoktur. Ancak bu nefeslerin ruhu ona aittir.
Önemli olan da bu ruhtur.Özetlemek gerekirse;Bu topraklarda yeşeren ve bir türlü önü alınamayan bin yıllık mazlum direniş, soluğunu,ruhunu,sesini ve tükenmeyen iradesini Silvanus’tan aldı.
Ondan akıp gelen telkinler ve öğütler asırlarca bizler için en büyük yol gösterici oldu.Bu topraklarda yetişen ozanlar bin yıl boyunca en derin duygularını ona atfettikleri sözlerle ifade ettiler Onun o onurlu ve mazlum hikayesi Alevi toplumsal belleğinden ve Alevi sözlü geleneğinden hiç eksik olmadı. Aleviler onu yüreklerimizin en tenha yerinde özenle sakladılar.Ona çok hürmet ettiler,sonsuz vefa gösterdiler.
Silvanus Pir Sultan Abdal efsanesinde anlatım bulan o alçak bir cinayetin gerçek kurbanı, ve o utanç dolu tarifsiz ihanetin asıl mağdurudur.Silvanus Alevilerin yüreğinde kapanmak bilmeyen derin bir yara,üzerlerinden atamadıkları bir acıdır.
Alıntı :Eski Çağ'dan Cumhuriyet'e Alevilik - Erdoğan Çınar ,Ali Karul
- Yorum yazmak için giriş yapın veya kayıt olun









